
Yazarımız Nurettin Ece’nin Yunanistan’dan sonra İtalya izlenimleri
Atina’dan sonra Bologna Havalimanı’ndan İtalya turuna devam eden
38 kişilik grubumuzla Roma’ya adım attık. Roma… İlk bakışta insanı
içine çeken, her sokağı tarih, her köşesi başka bir hikâye anlatan dev
bir açık hava müzesi.
Ancak şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Kolezyum çevresi,
Vatikan hattı ve tarihi merkezler yoğun göçmen kalabalığı ve
seyyar satıcı istilası altında. Yağmurun yağdığı günlerde şemsiye ve
yağmurluk satma telaşıyla her adımda karşınıza çıkan bu manzara,
“dünyanın en popüler turizm merkezlerinden biri” olan Roma’ya hiç yakışmıyor. Türkiye’de turizm, esnaf ya da sokak düzeni eleştirilirken,
gelip Roma’daki bu görüntüleri görmeyenlerin eleştirilerini de not
düşmek gerekir.
Gelelim işin keyifli tarafına…
Roma mutfağı elbette başlı başına bir deneyim. Carbonara, Cacio e Pepe,
Pizza Romana, Supplì, Filetti di Baccalà… Teoride harika. Ama pratikte, Osteria’da kuyrukta bekleyip yediğim spagetti ne yazık ki bende hayal
kırıklığı yarattı; spagettiden bir süreliğine soğudum diyebilirim.
Buna karşın pizzalar hem lezzetli hem de ucuzdu: Dilimi 2 euro.
Tatlılara gelince…
Fıstıklı tiramisu gerçekten efsaneydi. Satın alırken
“yarım saat içinde tüketin” uyarısını özellikle yapıyorlar; çünkü bekledikçe kreması salıyor. Taze, hafif ve çok başarılıydı.
Gelato ve artizan tatlılar da Roma’nın gastronomik yüzünü tamamlıyor.
Kahve meselesi ilginç:
İtalya’da Starbucks var ama sınırlı. Roma’da San Silvestro, Cola di Rienzo, Piazza Montecitorio gibi noktalarda birkaç şube bulunuyor. İtalyanların
espresso ağırlıklı kahve kültürü, zincir kahvelerin yayılmasını baştan yavaşlatmış. Yine de turistik etkiyle sayıları artıyor.
Tarihi Roma anlatmakla bitmez:
Kolezyum, Roma Forumu, Pantheon, Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri, Piazza Navona, Palatino Tepesi, Castel Sant’Angelo, Caracalla Hamamları…
Ve tabii ki Vatikan…
Ayrı bir ülke, ayrı bir dünya. Aziz Petrus Bazilikası’nın ihtişamı, Vatikan Müzeleri’nin paha biçilemez eserleri, Sistina Şapeli’nde Michelangelo’nun tavan freskleri… İnsan sessizleşiyor.
Trastevere ise Roma’nın kalbi gibi; Arnavut kaldırımlı sokakları, restoranları
ve eski mahalle ruhuyla şehrin en samimi yüzünü sunuyor.
Hizmet sektörüne gelince…
Biraz “şımarık” diyebilirim. Elinizde yiyecek, 1 su dahi varsa mekânlar
sizi oturtmuyor. Ayakta yeme kültürü hâkim. Buna karşın taksiciler kibar
ve yardımsever. Metro ve tren ulaşımı gayet iyi. Şehir altyapısı güçlü.
Gün boyu yağan yağmura rağmen Roma’yı gezdik; ayaklarımızın ıslanması dışında ciddi bir sorun yaşamadık.
Roma; tüm çelişkileriyle, tüm karmaşasıyla, tüm ihtişamıyla…
Güzel, yorucu, düşündüren ve her şeye rağmen insanı büyüleyen bir şehir.
Gerçekten de koca bir açık hava müzesi.