
Sokağa çıktığınızda fark ediyor musunuz?
Bir kalabalık akıyor yanınızdan.
Adımları hızlı, bakışları boş, elleri sürekli bir şeylere uzanıyor…
Evet, yanlış duymadınız: kafa fazla yorulmayan bir çağdayız artık.
Kapitalizm, insan bedenini yürütüp beynini nadasa alma konusunda öyle ustalaştı ki, toplumun çoğu zihnini çoktan rehin vermiş gibi. Düşünmenin yerini tüketmek aldı, sorgulamanın yerini sipariş vermek…
Ve böylece sokaklar, AVM koridorları ve trafikteki araçlar,
“yürüyen ama düşünmeyen” bedenlerle doldu.
Hazcı, gösterişçi, kompulsif, sembolik… Tüketimin her tonu hayatın merkezine oturdu.
Bu tüketimin her nefesi ise doğaya ağır bir borç olarak yazılıyor: karbon dioksit artıyor, bitki ve hayvan türleri azalıyor,
toprak yorgun, su kırgın…
Kafayı yormayan bedenler bunun farkında değil.
Çünkü farkındalık bir kafa işidir. Kafa yormuyoruz artık; sadece devrede olan organlar ve bitmeyen bir alışveriş refleksi var.
Barların kapılarında kuyrukları görüyorum mesela, diskoların
önünde birbirini iten bedenleri, trafikte bir kırmızı ışıkla deliye
dönen sürücüleri… Hepsi görünmez iplerle çekilmiş gibi koşuyor; koşuyor ama nereye koştuğunu kendisi de bilmiyor.
Ve bir de bu kalabalığı yukarıdan izleyenler var: kravatlılar,
ekranlara eğilmiş, verileri okuyan, tüketim grafikleriyle geleceğin kaderini çizenler. Onlar için manzara şahane: “Harcamaları biraz
daha artırmak için ne eklesek?”, “Bu bedenleri nasıl güncelleriz?”, “Gerekirse nüfusu nasıl yönlendiririz?” diye düşünüyorlar.
Fakat o tabloda dikkat çeken bir yer var: Kopenhag. Mütevazı insanların şehri… Sessizliğin, bisikletin, sade yaşamın hüküm
sürdüğü o şehirde bilinçsiz tüketim az, bilinçli tüketiciler
çoğunlukta. Belki de bu yüzden oraya müdahale edemiyorlar.
Çünkü kafasını kaybetmeyen toplum, kapitalizmin en sevmediği topluluktur.
Sonra Netflix sahneye çıkıyor. Bir eğlence platformundan
çok daha fazlası; bir kültür fabrikası, alışkanlık mühendisliği merkezi… Küfürlü diyaloglar, beklenmedik sahneler,
yeni akımlar, yeni normlar…
Hepsi fark ettirmeden tüketici bedenlere yükleniyor.
Bir “güncelleme” gibi, yeni bir versiyon gibi…
Tüketimi artırmanın, zihinleri bulanıklaştırmanın ince ayarlı
bir yöntemi gibi.
Ve biz… Bütün bunların içinde hâlâ ayakta durmaya,
kafamızı kaybetmemeye, düşünmeye çalışan bir avuç insan…
Belki de asıl mücadele artık budur: bedenimizi yürütürken
bilincimizi koruyabilmek. İnsan gibi yaşayabilmek.