
Elif’in telefonu çaldı. Arif’in mesajıydı:
“05xx20xxxxx… İstediğin zaman arayabilirsin.
Hep müsaitim.”
Bu mesajı, Elif’in izniyle Kemal de okudu.
Elif bir süre sessiz kaldı. Sonra ayağa kalktı.
“Çocuklarının bizim tanıştığımızı bilip bilmediğini
merak ediyorum…
Ama sormayacağım. Şaşkınım, hem de yorgun”
dedi ve mutfağa geçti.
Biraz sonra elinde şık bir tepsiyle salona döndü.
Tepside dilimlenmiş limonlar, tuzluk ve birkaç buz
parçasıyla boş bir bardak vardı.
Üç ay önce Amerika dönüşü havaalanındaki
Free Shop’tan aldığı 1800 Anejo tekilanın kapağını açtı.
Bardağa doldurdu, tepsiye koydu, Kemal’in yanına oturdu.
İçilmemiş çayı kenara çekti.
Elini tuttu Kemal’in. Yaşadığı şokun etkisini azaltmak ister gibiydi.
Yıllar sonra, şükür ki benim erkeğim yanımda…
Ellerini tuttuğum adam, sıcacık elleri…
diye geçirdi içinden.
Ama kime, neyi ispatlamaya çalışıyordu Elif?
Kendine mi?
Kemal’in elini yüzüne sürdü, öptü.
Sonra bilgisayarın tuşuna dokundu. Müzik devreye girdi.
Kemal, ne olup bittiğini anlamıyordu.
Elif, bardağın kenarını limonla ıslattı, tuzladı, tekilasını yudumladı.
Acele etmeden…
50’sini çoktan geçmiş, emekli bir İngilizce öğretmeninin
bu hali Kemal’i şaşkına çevirmişti.
Oysa bu sadece bir gece değildi; yılların ağırlığını taşıyan,
geçmişin kırıklarını saran bir gecenin başlangıcıydı.
Kemal’in kafasındaki tek soru şuydu: Elif, bunları Arif’in oğlunun iş arkadaşının annesinden mi öğrenmişti?
Amerika’da tanıştıkları Kate… Evet, o Amerikalı eğitimci kadından…
Elif ikinci yudumunu aldı. Sonra üçüncü…
Sonrası iyilik, güzellik…
Zamanın durduğu, dünyanın bir süreliğine unuttuğu uzun bir geceydi bu.
Kemal, sabah uyandığında kendini bir tanrıçanın kollarında bulmuş gibiydi.
Elif, gülümseyerek fısıldadı:
“Çok uzaklara gidelim. Şöyle bir kır kahvaltısı yapalım.”
Kemal ne diyebilirdi ki?
“Harika olur,” dedi. “Temiz kır havası iyi gelir.”
Ve yola çıktılar…
Ama bilin bakalım ne oldu?